Türkiye Sanki İşgal Altında Erol MANISALI Cumhuriyet - 09/12/2002 Aralık 2004'te görüşme tarihi verilmesine ''karar verilecek'' : Schröder ve Chirac , AB'nin iki patronu anlaştılar. Bu sefer ''AB'den bir şey aldığımız'' kesin! Tarihin tarihi kesin değil ama ''karar verilebileceği'' kesin. Aldığımız bu, nasıl bir şeyse... Olaya serinkanlı bakalım ve ne olup bittiğini anlamaya çalışalım. 1) AB görüşme tarihi verebileceği tarihi kesinleştiriyor. Kopenhag kriterleri dışında ''koşullar eklenmiş olarak'' ... Kofi Annan planına evet derse, yani Kıbrıs'ı verirse: AB Parlamentosu'ndan geçen ve diğer adaylara hiç uygulanmayan ''koşulları'' yerine getirirse Aralık 2004'te ''bakacağım'' diyor. Bunlar diğer adaylara uygulanmıyor. Sadece Türkiye'ye yapılan ''dayatmalar'' olarak öne sürülüyor. Bazı Baltık ülkeleri, Slovakya, G. Kıbrıs, Kopenhag kriterlerinde büyük eksikleri varken tarih aldılar; daha 2000'de, Nice doruğunda durumları kesinleşti. Türkiye yokuşa sürülüyor, çünkü istenmiyor; sadece oyalanıyor. AB prosedüründe, Türkiye'ye uygulanan türden bir uygulama kesinlikle bulunmuyor. 2) Bütün kararlar AB'nin doruk toplantılarında verilirken Chirac ve Schröder istisnai bir karar alıyorlar. ''İstisnai aday'' için istisnai bir durum. Türkiye bu sefer de farklılaştırılıyor. Ve ileride de farklılaştırılacak. 3) Aralık 2004 kesin bir karar tarihi değil; yeni koşullar eklenebilecek. Ve Türkiye 2005 yılında karşısında '25' AB üyesi bulacak. Yeni üyeler, yeni koşullar isteyecekler; 2010'da bir daha gel diyecekler. Çünkü AB daha zor koşullar içinde olacak. 4) Türkiye '12' adaydan tamamen ayrılmış bulunuyor. Bu durum Kopenhag kriterleri ile açıklanamaz. Çünkü şu anda bile Türkiye, tarih alan bazılarından daha ileri durumda. 5) Türkiye, Chirac-Scröder ortak kararı ile tam bir belirsizliğin içine itilmiş bulunuyor. AB sisteminde tarih almak diye bir şey yoktur. Aday olan bunu elde eder: Türkiye hariç! Tarihin tarihi kime yarıyor? Tarihin tarihi, ''İçerde ve dışarda, oyunu sürdürmek isteyen güç odaklarının'' malzemesi oluyor! Oyun yıllar önce dar bir çevre tarafından başlatıldı. 1995'te bunun için Türkiye tek taraflı bağlandı: Aday bir ülke değil, San Marino kasaba devleti gibi oldu. ''Sessiz Darbe'' kitabında yazılanlar aynen uygulanmaktadır. Chirac-Schröder zirvesi de bunun bir parçasıdır. Aynen Nisan 1999'da Schröder'in ''bizimkilerle'' yaptığı toplantı gibi: Bunlar kitapta yazıldı. Oyuncular kimler? - Bazı büyük sermaye çevreleri baştan beri oyunun içindeler. Artık onlar kaderlerini ''dışardakilerle'' birleştirmişler; o kıskacın içindeler, emir kulu olmuşlar. Bunun için zaten onlar gibi konuşuyorlar; Kıbrıs, Ege'yi düşünmeyin diyorlar; patrikhane devlet olsa ne olur diyebiliyorlar. - İçerde bazı siyasiler yıllar yılı aynı çizginin içinde oldu; güç odaklarının maşası oldular ve işi bu noktaya getirdiler: - Ya AKP ne yapacak? Sorular şunlar; ''içerdeki'' sorunlarında AB'yi ''destek gücü'' olarak kullanacaklar mı? AB'nin ''Türkiye'yi bitirmek için'' kendilerini kullanmak istemelerine nasıl tepki verecekler? ''Evet'' diyecekler mi? Yaşar Yakış 'ın dilinin sık sık sürçmesi; Tayyip Erdoğan 'ın sık sık değişen açıklamaları, Avrupa'da ''Ankara'da işler değişti, artık istediklerimizi yaptırabiliriz'' düşüncesi yaratmaz mı? Türkiye'nin belirgin bir dış politikası bulunmuyor mesajı vermez mi? Chirac-Schröder zirvesinden Türkiye'ye olumlu hiçbir şey çıkmamıştır. 70 milyon insanı ''Piyango bileti alıp zengin olma umudu gibi'' oyalayanlar Türkiye'ye büyük zarar vermektedirler. Türkiye-AB ilişkilerinde 70 milyon insana doğruları söylemek zorundayız. Oyalanma devam ederse kaybeden halkın kendisi olacaktır. AB'ye alınmadan tek taraflı bağlanmış ve adı ''özel statü'' olan bir sömürge: Böyle bir sömürgede ne Atatürk 'ün, ne laikliğin, ne de türbanın adı anılır. Gemi batarken kamara kavgasını ancak aptallar yapar. |