Osmanlı'nın son günleri gibi! Emin ÇÖLAŞAN Hürriyet - 05/12/2002 Sevgili okuyucularım, Şeker Bayramı'nız kutlu olsun. Güzel bir bayramın ilk günü belki daha hafif, iç ve dış siyasetten biraz uzak yazı yazmak gerekirdi. Ancak öyle bir durumdayız ki, o tür bir yazı burada sırıtacak!
Türkiye olarak çok yoğun günler yaşıyoruz.
Üzerimizde dışarıdan kaynaklanan korkunç bir baskı var.
Bir yanda AB'den müzakere tarihi için bastıran, bu amaçla küçülen, ödün üstüne ödün veren, elálemin kapısında yalvarıp yakaran bir Türkiye...
Öbür tarafta ise bize her alanda baskı yapan çok sayıda ülke.
Fakat ortada diplomasinin gereği olan bir ‘‘pazarlık’’ yok. ‘‘Ben şunları veririm ama karşılığında siz de bana şunları verirsiniz’’ diyebilen bir ülke yok.
Sadece bize sıralanan istekler var.
Aynen Osmanlı'nın son dönemi gibi!
Osmanlı her alanda batmış, kişiliğini yitirmiş, ülkenin denetimi yabancılara geçmişti.
Biz Osmanlı kadar batmadık ama yabancılar karşısında kişiliğimizi yitirdik.
Ankara'ya yabancı heyetlerin biri geliyor biri gidiyor. İstekler hep aynı doğrultuda.
- AB'den müzakere tarihi alabilmek için şunları şunları yapın.
- Kıbrıs'ta ödün verin, uzlaşın ki AB'ye hoş görünmüş olun.
- Irak için şunları şunları yapın.
- IMF olarak sizden istediklerimizi yerine getirin.
Ankara'ya gelen, ya da bizimkilerle yurtdışında konuşan bütün başbakanlar, bakanlar, büyükelçiler, heyetler, hep bir şeyler istiyor.
Ama karşılığında verilen hiçbir şey yok.
Verdikçe veriyoruz, razı oldukça oluyoruz.
İşin nereye varacağını bilmeden.
Osmanlı da aynı şeyi yapardı. Yularları öyle kaptırmıştı.
* * *
Şu AB işine bir bakalım! Recep Tayyip pek çok başkenti dolaştı. Bir veya ikisi dışında hepsi aynı rolü yaptı:
‘‘Biz Türkiye'ye 12 Aralık'ta müzakere tarihi verilmesini istiyoruz’’.
Hemen hepsi istiyor (!) ama bu tarih verilmeyecek.
O halde kim kimi oynatıyor, uyutuyor?
ABD, AB, Irak, Kıbrıs, ekonomi, para... Hepsi iç içe geçmiş, geçirilmiş. Ankara'da yeni kurulmuş bir hükümet var. Yabancı heyetlerle yapılan görüşmelerde Dışişleri Bakanı bir şey söylüyor, gecenin yarısında bakanlığı kendisini yalanlamak zorunda kalıyor.
Bunlar öyle hafife alınacak şeyler değil. Bir bakanın söylediği için bir başka bakan ‘‘yok böyle bir şey’’ diyor.
Bir kişiyi kurtarmak için Anayasa ve yasa değişiklikleri gündeme getiriliyor. Siirt seçimi iptal ediliyor.
Ne oluyor, ne bitiyor, anlayan yok!
* * *
Bunca ülke AB'ye girdi, ya da girecek. İstirham ediyorum, bir yetkili çıkıp yanıt versin:
Bu AB karşısında bizim kadar küçülen, yalvarıp yakaran ikinci bir ülke oldu mu?
Bu nasıl iştir?
AB'ye girmek elbette iyidir. Ben kişisel olarak AB üyeliğinin karşısında olan biri değilim.
Ama ülkemin böylesine küçülmesine, Osmanlı'nın son döneminde olduğu gibi başkalarının kucağına düşmesine karşı çıkıyorum...
Ve şöyle diyorum:
AB'ye evet. Ama böyle küçülmeye, yalvarıp yakarmaya hayır.
Eğer ödün vereceksek, bizden önceki üyeler kadar verelim. Önümüzdeki aylarda ve yıllarda üye olması beklenen ülkeler kadar verelim.
Bir şey daha var:
Ödünleri hep biz vereceksek, hiç değilse karşılığının ne olduğunu, ne olacağını bilelim.
Hiçbir şey bilmiyoruz. Bize sadece ‘‘ödevinizi yapın, ötesini biz düşünürüz’’ diyorlar. Aynen Osmanlı'nın son döneminde olduğu gibi!
Türkiye bunu hak etmemişti. Türkiye bu kadar küçük düşmemeliydi.
Bizi bu duruma düşüren, AB olayını oy avcılığına dönüştürmeye kalkışan siyaset erbabı biraz utanmalı. Hele 12 Aralık günü Kopenhag'da müzakere tarihi alamazsak, her biri toplumdan ayrı ayrı özür dilemeli. |